DOĞU AKDENİZ: BİR SON MU?

Yunanistan ve Türkiye; birbirine kapı komşusu kadar yakın iki halk ve bir o kadar da siyasal olarak birbirine uzak iki devlet. Yüzyıllarca aynı tarihi, toprakları, kültürü paylaşan aynı denizin karşı kıyılarında aynı yemekleri yiyen, aynı kadehi kaldıran bu iki halkın aralarındaki sular yine durulmuyor.  6-7 Eylül olaylarının 65. ve İzmir’in Türk kuvvetleri tarafından geri alınışının 98. yıldönümünde bu iki devletin gündemi yine birbirleri arasında yaşanan bir başka olay tarafından meşgul ediliyor. Türklerin Küçük Asya’ya gelişinden bu yana yüzyıllarca yan yana birlikteliğini sürdüren bu iki halk, imparatorluk dönemi sonrası kurdukları iki yeni ulus devletle tarih sahnesinde birlikte var olmaya ve yaşamaya devam ediyor. Yüzyıllarca birlikte yaşamanın getirdiği ortak değerler, bu halkların birbirlerinde bıraktığı izler, Anadolu’da ve Yunanistan’da bu birliktelikten doğan ortak miras yıllardır siyasi olayların gölgesinde varlığını sürdürüyor. Bu toprakların insanlarının kişisel olarak paylaştığı saygı, sevgi ve hoşgörüyü, toplumlar ve devletler olarak benimsemekte eksik kalmışlığın etkilerini bugün hala yaşamaktayız.

Türk-Yunan İlişkilerine Tarihsel Bakış

Ege Denizi’nin iki yakasında karşılıklı uzanan bu iki devlet, son olarak Doğu Akdeniz üzerindeki anlaşmazlık sebebiyle kendilerini yine bir kriz durumu içinde buldu. Türkiye 2019 yılında Libya ile “Deniz Yetki Alanları Sınırlandırması” anlaşması imzaladı. Anlaşma gereği Türkiye, Yunanistan’ın Girit, Rodos ve Karpothos Adalarının güneyinde kalan kısımlarını kıta sahanlığı kapsamında gördüğünü ilan etmişti. Yunanistan ise bu durum karşısında Türkiye’nin, kendisinin egemenlik haklarını çiğnediğini ilan etti. Doğu Akdeniz’deki sularda bu şekilde başlayan, sonrasında bölgesel ve bölgede yer almayan diğer aktörlerin olaya dahil olmasıyla uluslararası bir krize dönüşen- hala çözülmeyi bekleyen- bu anlaşmazlık, aslında bu iki devletin son yüzyılda yaşadığı ilk büyük çaplı kriz değildir.

1923 Lozan Barış Antlaşmasına ek olarak yapılan sözleşme gereği, iki devletin topraklarında yaşayan vatandaşlar din esasına göre zorunlu göçe tabi tutulmuştur. Bu mübadeledeki bu madde yaklaşık 1,5 milyon insanın doğduğu toprakları terk etmesi ve yeni topraklarda yaşamlarını kurması anlamına gelmektedir.

Bu iki devlet arasındaki ilişki genelde gerilim ve anlaşmazlık üzerine kurulmuş olsa da iş birliği ve anlaşmalardan bahsetmek de mümkündür. 1933 yılında Türkiye ve Yunanistan’ın da dahil olduğu dostluk ve saldırmazlık anlaşması olan Balkan Antantı, silahlanma yarışı içinde olan Avrupa’ya karşı bu iki devletin birbirine verdiği güvenin belgesidir. İki dünya savaşı arasında özellikle Atatürk ve Venizelos yönetimi altında, bu iki devletin ilişkileri olumlu yönde seyretmiştir. Buna karşın, 1950’li yılların ikinci yarısında Kıbrıs’ta yaşanan toplumlar arası şiddetli çatışmayla Türk-Yunan ilişkileri yeniden gerilmeye başlamıştır. 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti adada barış ortamını sağlamakta başarılı olamamış adadaki gerginlik tırmanarak artmaya devam etmiştir. En nihayetinde, yaşanan olaylar sonucunda 1974 yılında Türk devletinin gerçekleştirdiği “Kıbrıs Barış Harekâtı” bu iki devletin arasındaki ilişkiyi derin bir krize sürüklemiştir. 1996 yılındaki Kardak krizi, Ege Denizindeki karasuları anlaşmazlıkları nedeniyle ortaya çıkan, ilişkileri de krize sokan bir başka gelişmedir.

2000’li yıllarda Türk-Yunan ilişkilerinde göreceli bir yakınlaşma görülmüştür. İmzalanan turizm anlaşmaları, 2002 yılında göreve gelen AKP hükümetinin başbakanının ilk yurtdışı gezilerinden birini Yunanistan’a yapması, bu olumlu yakınlaşmanın kanıtları olarak ele alınabilir. Suriye iç savaşıyla gündemi iyice meşgul etmeye başlayan göçmen krizi, son yıllarda iki ülke arasındaki ilişkileri sorun olma noktasında etkilemiştir. Son olarak 2020 yılının ilk çeyreğinde Türkiye’nin sınırlarını açtığını duyurmasıyla Yunan sınırına hareket eden binlerce mülteci, iki ülkeyi yeni bir krizin eşiğine getirmiştir. Tüm bu siyasal olayların gölgesinde kalan Türk ve Yunan halklarının yaşadıkları ve hissettikleri yıllarca gölgede bırakılmış, çok az dile getirilmiştir.

Gölgede Kalanlar

Politika, tarihin bilinen her döneminde insanların hayatını doğrudan etkileyen bir olgu olmuştur. Tarih boyunca, insanlar politikanın etkisiyle, bazen hiç tanımadığı insanlardan nefret etti, bazen hiç görmediği topraklar için canından oldu. Bizim topraklarımız bu acıları ve ayrılıkları en derinden yaşayan halkların vatanıdır. Hoşgörünün, saygının ve birliğin belki de en güzel hali bu toprakların ürünüdür; nefretin ve tahammülsüzlüğün de. Bu toprakların kültürünü, insanını anlamak için politikadan, devletlerden ve savaşlardan çok daha derine inmek gerek. Türk-Yunan ilişkileri dediğimiz kavram bu topraklar ve bu toprakların insanları için devletlerden, anlaşmalardan çok daha fazlasıdır. Komşuluktur, saygıdır, hasrettir belki de. Bu iki halk birbirlerinde silinmesi oldukça güç izler bırakmıştır. Bugün hala İstanbul’da, İzmir’de, Ayvalık’ta ya da Selanik’te bir ara sokakta yürürken ve Anadolu’nun, Yunanistan’ın herhangi bir eski şehrinde dolaşırken bu topraklarda bir zamanlar yeşeren hoşgörü ve kardeşliğin izlerini rahatlıkla bulabiliriz. Aynı tınılara sahip şarkıların denizin iki yakasındaki insanlara aynı duyguları hissettirdiği gibi aslında acılarımız da sevinçlerimiz de hala aynı…

Yunanistan’a göçerken çeyizini “Bir gün geri gelirim” umuduyla Türk komşusuna emanet eden Elena’nın umudunun, güveninin; 6-7 Eylül’de Rum komşularını saklayan Türklerin sevgisinin topraklarıdır bu topraklar. Her ne kadar siyasal sebeplerle ayrı düşsek de zor zamanlarımızda her zaman “Dayan Komşu” diyecek kadar da yakınızdır biz birbirimize.

“Bu toprakların insanlarının kişisel olarak paylaştığı sevgi, saygı ve hoşgörüyü, toplumlar ve devletler olarak benimsemekte eksik kalmışlığın etkilerini yaşıyoruz.” Belki de başaramadığımız yegâne şey buydu. Komşumuzu, bizden farklı arkadaşımızı sevmeyi bildik ancak aynı toprakların toplumları olarak komşu devletler olarak birbirimizi sevmeyi öğrenemedik. Bireysel olarak kurduğumuz sevgiyi toplumsal düzleme taşıyamadık. Bu durumun eksik kalmışlığını yüzyıllardır yaşadık, yaşıyoruz. Hatta önümüzdeki yıllara baktığımızda bu durum değişecek gibi de görünmüyor. Kısacası Doğu Akdeniz bu iki devlet arasındaki ilk kriz değildi son kriz de olmayacak.

Kaynakça

 Yılmaz, M. E. (2008). SOĞUK SAVAŞ SONRASI DÖNEMDE TÜRK-YUNAN İLİŞKİLERİ VE EGE SORUNU.