BLM Küreselleştikçe Yüzyıllardır Süregelen Uluslararası Siyah Mücadelesine Eklemleniyor

Çeviri: İpek İrcan

       25 Mayıs akşamı saat 20.19 sularında, Minneapolis Polis Departmanında 19 yıldır görev yapan polis Derek Chauvin, bütün ağırlığıyla George Floyd’un boynuna bastırdı. 20 dolarlık sahte bir çek kullanma suçuyla tutuklanan Floyd, 46 yaşında bir siyah, beş dakikadan uzun süre nefes almak için, yaşamak için çabaladı. Solunum yolları Chauvin’in dizi ile tıkanmış bir şekilde, sıcak asfaltta yere serilmiş yüzükoyun yatarken Floyd etrafındaki şoke olmuş izleyenlere, yavaş yavaş öldüğünü söyleme gücünü topladı. Cellatlarına tam 20 kez “Nefes alamıyorum” dedi. 2018 yılında kaybettiği annesine ise iki kez seslendi.

       Floyd bilincini kaybetti ve annesinin yanına göçtü. Chauvin’in dizi ise boynunda üç dakika daha kaldı.

       Ertesi gün, Floyd’un son anlarına ait fotoğrafların ve videoların internete yayılmasıyla bir hareket başladı. 26 Mayıs günü, Minneapolis-St.Paul bölgesi sakinleri, Chauvin’in Floyd’u katlettiği köşede bir anıt oluşturdular. Bir gösteri, Minneapolis Polis Departmanının bölgedeki merkezine doğru bir yürüyüşe dönüştü. Burada şekillenen başkaldırı, kısa sürede ABD’nin her tarafındaki halkları içine almıştı.

       Haziran’ın ortasına gelindiğinde, 50 eyalette binlerce şehir ve kasabada protestolar patlamıştı. Gösterilerde ve yürüyüşlerde, gece nöbetleri ve kitlesel mitinglerde, ilk defa protestolara katılanlar ve kıdemli aktivistler, polis ve diğer beyaz illegal kanun infazcılarının elinde can veren Floyd’u hatırlayarak içlerinde Şubat ayında beyaz bir eski polis memuru ve oğlu tarafından yakalanıp öldürürülen Ahmaud Arbery ve 13 Mart günü sabahın erken saatlerinde hiçbir uyarı ve neden olmadan evine giren polis tarafından vurularak öldürülen Breonna Taylor da olan Siyah Amerikalılar için yas tuttular ve harekete geçtiler.

       Protestocular öldürülenlerin isimlerini haykırdılar ve “Siyah Yaşamlar Önemlidir” diye slogan attılar, dünyanın her yanından insanlar da bu kolektif sese katkıda bulundular. Bugüne kadar 60’tan fazla ülkede çoğu Afrika kökenli olan protestocular kitlesel gösteriler düzenlediler. Antarktika dışında her kıta, siyah Amerikalılar ile dayanışma içinde durdu.

       Bu protestolarla birlikte, radikal enternasyonalizmin uzun tarihsel zincirine bir halka daha eklenmiş oldu. İki yüzyıldan daha fazla bir süredir, köleleştirilmiş, kolonileştirilmiş, ezilmiş insanlar ve müttefikleri, ırkçılığa, koloniciliğe, kapitalizme ve bunun gibi sistemik adaletsizliklere karşı çıkmak için ulusal ve emperyal sınırlar içinde hareket ettiler. Diğer uluslardaki ve kolonilerdeki yandaşları ile dayanışma içinde çalışarak kölelik karşıtları (abolitionists), sivil ve insan hakları aktivistleri, anti-kolonici muhalifler başka ülkelerden yurt içi özgürleşme hareketlerine destek çekmek, global problemlerin lokal yansımalarını aydınlatmak, global stratejilerin ve direniş seslerinin yerel ihtiyaçlara uygun hale gelmesi için adapte etmek adına seferber oldular.

       Avrupa, Asya, Afrika, Okyanusya, Güney ve Kuzey Amerika’daki protestocular, kendilerinin ırkçılığa karşı uzun zamandır süregelen sıkıntılarına karşı ABD’nin ırkçılığı ve devlet şiddeti karşısındaki mahkumiyetleri ve hükümet ve polis tarafından işlenmiş devlet şiddeti suçunu birleştirerek bu enternasyonalist geleneğe ekliyorlar. Avusturalya’da, on binlerce protestocu, Floyd ve son on yılda gözaltında ölmüş olan yüzlerce yerli Avusturalyalı için bir araya geldiler. Fransa ve Kanada’daki göstericiler, ırksal ve sosyo-ekonomik adaletsizlik sorunlarının sadece ABD’nin sorunları olmadığı konusunda hükümetlerinin gözünü açarak kendi ülkelerindeki anti-siyah devlet şiddetine dikkat çektiler. Haiti’de ise köylü organizasyonları ABD’nin Haiti’nin uyguladığı şiddet ile ünlü polisini Birleşmiş Milletler Sivil Polis Misyonu içinde yetiştirdiğini ve 1915-1934 yılları arası süren işgallerinde Haiti’nin modern ordu donanımını oluşturmaya yardım ettiğini söyleyerek dayanışma içinde olduklarını belirttiler.

       Kısacası, kendinden önce gelen enternasyonalist hareketler gibi bu başkaldırı da ırkçılık karşıtı görüşü daha genel bir emperyalizm, yerleşik kolonyalizm ve kapitalizm kritiğine bağladı. Daha yayılmacı bir adalet vizyonu eklemlendirmek için, tarihsel global Siyah özgürleştirme mücadelesi üzerine güçlü bir temel inşa etti.

Trans-Atlantik Abolitionizm, Panafrikanizm ve Savaşlar arası Enternasyonalizmler

       Bugünün enternasyonalist protestolarının temeli milliyetçiliğin yükselmeye başladığı 19.yüzyılda yatmaktadır. ABD’deki kölelik karşıtları, Afrikalı Amerikalılar da dahil, ABD’nin ırkçılığını, doğası gereği, ırksal ve sosyo-ekonomik baskıların başka formlarına bağlı global bir problemin göstergesi olarak tanımlamışlardı. Mülksüzleştirilmelerinin ABD’de köleliğin acımasız bir şekilde yayılmasına yol açtığı Amerikan Yerlileri ile ve anti-siyah ırkçılık benimsemeleri yabancı karşıtı önyargılar ve ayrımcılıklara karşı sorunu bir cevap olan Avrupalı göçmenler ile dayanışma içinde olduklarını belirtmişlerdi.

       ABD’deki kölelik karşıtları, özellikle kamusal yazılar ve konuşmalarda Avrupa işçi hareketlerine, Avrupa’yı saran 1848 demokratik devrimlerine ve İrlanda ve Hindistan’da gerçekleşen kolonyalizm karşıtı hareketler ve başkaldırılara destek vermişlerdi. Tarihçi Manisha Sinha’ya göre, kölelik karşıtları, köleliğin yok edilmesine ek olarak yurt içinde ve yurt dışında, baskılanmış bütün insanların özgürleşmesini de içinde barındıran radikal ve evrensel bir özgürleştirme anlayışını dile getirmişlerdi.

       İçlerinde Frederick Douglass ve William Lloyd Garrison’ın da bulunduğu kölelik karşıtları Britanyalı reformistlerle de güçlü bağlar kurmuşlardı. Büyük Britanya kolonilerinde sömürgeciliği 1833’te bitirmişti; sonrasında ise yerini alan “kolonyal çıraklık”, kölelerin sahipleri için çalışmakla yükümlü oldukları bir dönem, 1838 yılında son bulmuştu. ABD’deki kölelik karşıtları Britanya Batı Hint Adaları’nın özgürleşmesini kutlamışlar ve 1830’lar ve 1960’lar arası dönem, Britanya kamuoyunu ABD’nin köleliğe gittikçe artan tekel bağlılığını terk etmesi yönünde baskı yapmalarını istemek için Büyük Britanya’ya yolculuklar yapmışlardı. Bu süreçte, içlerinde Chartist’leri de barındıran, Britanya işçilerine politik haklar verilmesini savunan bir işçi sınıfı hareketi, Büyük Britanya işçilerinin özgürlük mücadelesi ile kendilerininkini bağdaştırmışlardı.

       Sene 1846 olduğunda, Douglass ve Garrison Londra merkezli Kölelik Karşıtı Birlik’i kurmak üzere Britanyalı kölelik karşıtları ve Londra İşçi Derneği, bir Chartist organizasyonu, bir araya gelmişti. Birlik’in modeli Mısır Karşıtı Hukuk Birliği’nden alınmıştı, Mısır Karşıtı Hukuk Birliği ise ithal tahıldan alınan vergiyi yükselten, ekmeğin fiyatını artıran ve işçilerin zararına olacak şekilde Britanyalı toprak sahiplerini zenginleştiren yasanın feshedilmesi için çalışan bir organizasyondu. Douglass’ın fikrine göre, Birlik “kölelik karşıtlarına yeni bir gaye ve güç vermişti”.

       1858 yılında bir diğer Siyah kölelik karşıtı, Sarah Parker Remond, kendi kölelik karşıtı öğretisini yaymak için Büyük Britanya’da bir turneye başlamıştı. Konuşmaları, tıpkı akranlarınınkiler gibi, çoğu Britanya fabrikalarında içler acısı ve bazen ölümcül koşullarda çalışan işçilerden oluşan binlerce kişiyi etkilemişti. Remond köleleştirilmiş insanların pamuk yetiştirdiği ABD plantasyonları ve işçilerin pamuğu tekstil ürünlerine çevirdiği Britanya fabrikaları arasında kurduğu bağlantıdan yola çıkarak “Britanya’nın özgür işçileri, aslında günlük hayatlarında ölesiye çalışarak köleler ile neredeyse aynı kişisel ilişkilerde buluşuyorlar.” demiştir. Öne sürdüğüne göre, “kölelerin ürettiği materyalleri imal ettikleri” gerçeğini tanımaları suretiyle kölelik karşıtı hareketlere çekilmişlerdi.

       Eğer bu yeni oluşan kapitalizm kritiği ırklar arası ve uluslar ötesi dayanışmaya ilham kaynağı olduysa, bunda kolonyalizm ve kölecilik arasındaki bağa karşı oluşan farkındalığın da katkısı vardı. Örneğin, 1830-1840’lar sırasında içlerinde Garrison’ın da bulunduğu ABD’li kölelik karşıtları, İrlanda milliyetçisi Daniel O’Connel ile bir araya gelip İrlanda’nın Britanya’dan bağımsızlaşması için orta bir çaba içine girmişlerdi. Bunun karşılığında çok sayıda İrlandalı kölelik karşıtlığı ile ilgili seslerini yükseltmişlerdi, ki bu İrlandalılar da İrlanda parlementosunu dağıtıp İrlanda ve Birleşik Krallık’ı Britanya monarşisinin yönetimi altında tek bir krallık olarak tanıyan 1800 tarihli Birlik Eylemleri’ne muhalif olan kesimdir. 1841 yılında ise Sarah Parker Remond’ın kardeşi Charles Lenox Remond, Britanya’daki turnesinden ABD’ye döndüğünde elinde ABD’deki İrlandalı göçmenleri kölelik karşıtları ile birleşmeye teşvik eden ve O’Connel da dahil 60.000’den fazla yurttaş tarafından imzalanmış bir imza kampanyası vardı.

       19.yüzyıl kölelik karşıtları ve müttefikleri, enternasyonalizme olan adanmışlıkları ile bir sonraki Siyah aktivist kuşağı tarafından daha da genişletilecek olan elzem bir emsal oluşturmuştur. 1870’li yıllarda içlerinde Küba Kölelik Karşıtı Komite’nin de olduğu binlerce Afrikalı Amerikalı, Küba’da özgürleşmeyi ve ulusal bağımsızlığı desteklemeleri için ABD hükümetine yönelik bir imza kampanyası başlatmıştı. 20.yüzyılın dönümünde ise, Siyah akvitistler Filipinler’deki kolonileştirilmiş “kahverengi insanlar” ile dayanışma amaçlı anti-emperyalist organizasyonlar kurmuş, 1884-1885 Berlin Batı Afrika Konferansı ile resmileşen, Afrika ve Asya kolonileri için Avrupalı devletlerin başlattığı çekişme içi tehlike çanlarını çalmışlardı. Enternasyonalistler göre, Avrupa’nın bu vahşi eylemi ile Afrika, Asya ve Orta Doğu’dan gelecek olan ham maddelerin, ucuz emeğin ve ucuz mal için pazarların garanti edilmesi arasında bariz bağlar vardı; ABD’nin finansal gücünün yine ABD’nin kendi imparatorluğunu Pasifik’te ve Karayipler’de genişletmesiyle artması gibi veya Siyah emeğinin ABD’nin güneyinde köleliğin yeni bir ırksal kast sistemiyle, hükümlü kiralama ve linç gibi uygulamalarla tekrar elde edilmesi gibi.

       Pan-Afrika Konferansı 1900 yılının temmuz ayında Londra’da gerçekleşmişti ve kolonileştirilmiş ve ezilmiş fakat buna rağmen hala direnen Siyahlara içinde yaşadıkları ortak şartları görmeleri ve ortak bir amaç altında toplanmaları için tarihi bir fırsat sundu. Konferansın organizatörü Henry Sylvester Williams, Afrikalı Derneği’nin savunma grubunu kuran Trinidadlı bir avukat, Afrika’dan, ABD’den ve Karayipler’den çeşitli konularda konuşmalar yapmaları için delegeler çağırmıştı, ki konulara Britanya İmparatorluğu’nun Rodezya’da (bugünki Zambia ve Zimbabwe) ve Güney Afrika’da insanları zorla çalıştırması, Britanya Batı Hint Adalarındaki siyah karşıtı ayrımcılık ve “Amerika’daki Negro Problemi” de vardı.

       Konferans sonucunda ABD’nin önde gelen sivil haklar aktivistlerinden sosyal bilimci W.E.B. Du Bois tarafından kaleme alınan “Dünya Uluslarına Sesleniş” isimli metnin kabul edilmesine ve dünyadaki emperyal güçlerin liderlerine gönderilmesine oybirliğiyle karar verilmişti. ABD’nin ve Avrupa’nın “Afrika kökenli insanların haklarının tanınması ve korunması”nı ve “Etiyopya, Liberya ve Haiti gibi özgür Negro devletlerinin egemenliklerine saygı gösterilmesi talep edilmişti. Metin ayrıca Du Bois’nın en kahince sözlerine de vermişti: “20. Yüzyılın sorunu renk çizgisi sorunudur”.

       Enternasyonal politik dayanışma bağları, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları arasında yeşeren Pan-Afrika Konferansı’nda dövülmüştü. Savaşlar arası dönemde, Siyah aktivistler bütün Afrika kökenli insanların aynı mirasa, mücadeleye ve kadere sahip olduğunu savunan Pan-Afrika düşüncesini politik olarak öne çıkartmışlardı. Pan-Afrika kongreleri ve organizasyonları, Marcus Garvey ve Amy Ashwood Garvey’nin Evrensel Negro Gelişme Örgütü de dahil, Pan-Afrika dayanışması için geniş alanlar açmıştı. 1920’li yılların başlarına gelindiğinde Evrensel Negro Gelişme Örgütü’nün 40’tan fazla ülkede 6 milyon üyesi vardı. Garveyitelar Evrensel Negro Gelişme Örgütü’nün kolonyalizm karşıtı politikalarını ve Siyah politik ve ekonomik kendi kaderini tayin hakkına vurgusunu, kolonyalizm, Apartheid ve Jim Crow ayrıştırmasına karşı çıkmak için gösterilen yerel çabayı savunmuşlardı.

       Bu dönemde, ırkçılık karşıtlığı kaçınılmaz bir şekilde daha önce hiç olmadığı kadar anti-kapitalist kritiklerle iç içe geçmişti. Rus Devrimi’nin şafağında Komünist Enternasyonal, dünya çapında komünizmi yaymayı amaçlayan ve genel olarak Komintern olarak bilinen Sovyet organizasyonu, Afrika ve Asya’daki kolonyalizm karşıtı mücadelelere olan desteğini ilan etmişti. İçlerinde Hindistanlı devrimci M.N Roy’un da bulunduğu her iki kıtadan da aktivistler, Komintern’in bir kolonyalizm karşıtı mücadele ortamına dönüşmesinde son derece etkiliydiler. Negro İşçilerin Uluslararası Sendika Komitesi lideri Trinidadlı radikal George Padme, Siyah ve kolonyal özgürleşme yolunda Marksist analizi benimseyenlerden biriydi. Tarihçi Minkah Makalani’nin de dediği gibi, Siyah radikaller sıklıkla dekolonizasyonu ve ırk ayrımının yok edilmesini evrensel bir özgürleşme hareketine bağladılar ve bunu “insanlık her zaman daha fazla özgürlük istediyse de bu ABD’deki, Karayipler’deki ve Afrika’daki Afrika kökenli insanların ırkçılığa, kolonyalizme ve kapitalizme karşı açtığı yoldan hareketle olan mücadeledeydi”.

Onların amacı gerçekten de dünyaydı.

Irk Ayrımını Ortadan Kaldırma ve Dekolonizasyon için Global Mücadele

       Savaşlar arası dönemde, ABD’nin Haiti’yi işgali özellikle önemli bir protesto hedefi olarak ortaya çıkmıştı.

       Afrika kökenli insanlar ve müttefikleri için Haiti, 1804 yılında kölelikten ve Fransız kolonyalizminden kurtulmayı başardığından ve Batı yarım küredeki ilk bağımsız Siyah devleti olduğundan beri Siyahlar için kendini özgürleştirmeleri ve bağımsızlıkları için önemli bir semboldü. ABD, 1915 yılının temmuz ayında Haiti’yi istila edip 1934’e kadar sürecek bir ordu işgali başlattığında ABD’deki çoğu Afrikalı Amerikalı ve Karayipli aktivistler, işgal karşıtı protestonun Siyah egemenliğinin tek örneğinin tekrar kurulması ve ABD’de ırk ayrımının daha da kemikleşmeye başladığı bir dönemde özgürlük ve tam vatandaşlık taleplerinin tekrar dile getirilmesi için gerekli olduğunu hissetmişlerdi. Afrikalı Amerikalılar önderliğindeki işgal karşıtı bir organizasyonun dağıttığı bildirilerde yazdığı gibi:”Haiti’nin amacı ve bizim amacımız birdir.”

       Haitili aktivistler ABD temelli Renkli İnsanların İlerlemesi İçin Ulusal Dernek, Koyu Irkların Kadınlarının Enternasyonal Konseyi ve Evrensel Negro Gelişme Örgütü gibi organizasyonlarla ilişki kurarak enternasyonal bağları güçlendirmişlerdi. Haitili aktivistler halka açık gösterilerde “Haiti sizin İrlanda’nız olacak mı” veya “Haiti sizin Kongo’nuz olacak mı” gibi pankartlar taşımışlardı. ABD’nin Haiti’yi işgalinin İrlanda’nın özgürlük hareketini şiddet ile sindirmesiyle ve Belçika’nın Kongo’da uyguladığı soy kırımsal yönetimle karşılaştırılması, ABD vatandaşlarının gözlerini devletin Haiti’ye “demokrasi götürmediği” konusunda açmıştı. Hiçbir kolonyalizm karşıtı hareketin desteklenmediği şekilde enternasyonal bağlarla desteklenen ve güçlendirilen Haiti’nin özgürlük iddiası böylece güçlenmişti.

       Buna benzer dayanışma çeşitleri demokrasinin kaderi ve “dünyadaki koyu ırklar” muallakta olduğunda fazlalaşır. 1935 yılında İtalya Etiyopya’yı işgal ettiğinde, ki Etiyopya o zaman Afrika’daki bağımsız sadece iki devletten biriydi, bu durum Siyah toplumunu çok öfkelendirmişti. Trinidad’daki ve Güney Afrika’daki liman işçileri İtalyan gemilerini boşaltmayı reddetmişti. Nijerya Gençlik Hareketi, Lagos Etiyopya Savunma Komitesi isimli bir dayanışma grubu kurmuş, bu sırada Padmore ve Amy Ashwood Garvey’nin de dahil olduğu Londra temelli aktivistler, Etiyopya’nın Enternasyonal Afrikalı Dostları isimli yeni bir savuma organizasyonu kurmuştu.

       Akra’dan Detroit’e binlerce Siyah, İtalyan faşizmine karşı Etiyopya’nın özgürlüğü için savaşmak adına gönüllü olmuştu. Kısa süre sonra, yüzlerce Afrikalı Amerikalı ve Karayipli asker, çoğu Komünist Parti veya ona bağlı organizasyonların üyeleri, İkinci İspanyol Cumhuriyeti ile birlikte General Francisco Franco tarafından başı çekilen faşist isyancılarla savaştı. Bu bir bakıma İkinci Dünya Savaşı için bir prova niteliğindeydi, çünkü nihayetinde binlerce Afrikalı Amerikalı, Afrikalı ve Batı Hint Adalı savaşta Mihver Devletleri’ne karşı savaşacaktı.

       İspanyol İç Savaşı sırasında Komünist Enternasyonal’in Enternasyonal Tugay’ında baş makinist olarak görev yapan Jamaikalı bir asker, eşine yazdığı bir mektupta bu yayılmacı, dünyayı değiştiren hırsların Siyah askerleri Avrupalı faşistlere karşı savaşmaya nasıl teşvik ettiğini anlatmıştı:

       “Çünkü sevgilim, omuzlarında insan uygarlığını bu güç aşkı yüzünden gözü dönmüş bir grup soysuzun planlı yıkımından kurtarma sorumluluğu bulunan büyük ilerlemeci bir güçle bir araya geldik ve onların aktif bir parçası olduk. Çünkü eğer biz burada faşizmi yıkarsak Amerika’daki insanlarımızı ve dünyanın geri kalanını bu korkunç zulümden, toplu hapislerden ve Hitler’in faşist ökçesi altında katledilen ve hala katledilmekte olan Yahudileri kurtaracağız.”

       Ona ve etrafındaki diğer Siyah askerlere göre, Avrupa faşizmine karşı savaşmak Siyah özgürlüğü için savaşmaktı. Hitler’e karşı kazanılmış bir zafer ise soykırım ve kölelik üzerine kurulmuş eski dünyaya dönmektense gerçek anlamıyla demokratik yeni bir dünya inşa etme şansı demekti.

       1945 ekiminde Manchester, İngiltere’de toplanan Beşinci Pan-Afrika Kongresi bu yeni dünya için mücadelede bir dönüm noktasıydı. Avrupa imparatorluklarının yıkılmasının bu kadar yakın gözüktüğü bir zamanda, Kongre Britanya İmparatorluğu’nun dağılmasında önemli rol oynayacak, ilerinde sendikacılar ve Afrika milliyetçilerinin de olduğu Amerika Kıtasından, Asya ve Afrika’dan 200’den fazla delegeyi bir araya getirmişti. Sonradan Gana’nın bağımsızlığından sonra ilk başkanı olacak olan Kwame Nkrumah, Kenya’nın bağımsızlığından sonra devletin başına geçen Jomo Kenyatta ve Malavi’nin bağımsızlık sonrası başkanı Hastings, Banda da Kongre’ye katılmıştı. Amy Ashwood Garvey gibi Karayipli radikallerin yanı sıra, bu Afrikalı aktivistler Pan-Afrika hareketini savaşçı ruha sahip bir kolonyalizm karşıtı milliyetçilik ile benimsemişlerdi.

       Kongre, dev bir dalga şeklinde gelecek olan dekolonizasyon hareketlerinin entelektüel ve organizasyonel temellerini atmıştı. 1968 yılına gelindiğinde Britanya’nın Afrika’daki bütün kolonileri bağımsızlıklarının kazanmışlardı. Beyaz bir azınlığın yönetimi altında kalan Güney Afrika ve Rodezya istisnaları dışında, yeni bağımsızlaşmış uluslar ve diğerleri Soğuk Savaş döneminde de çıkarlarını geliştirmek adına bir araya gelmişlerdi. 1955 yılında, Bandung Konferansı’ndaki Asyalı ve Afrikalı katılımcılar, Sovyetler Birliği ve ABD’nin dünyayı domine etme mücadelelerinde tarafsızlıklarını ve kendi egemenliklerini kayda almak niyetiyle bir “bağlantısız hareket” oluşturmuşlardı. Bir süreliğine Birleşmiş Milletler dayanışmalarını sağlamlaştırmaları ve hedeflerini gerçekleştirmeleri için alan tanımıştı. 1960 yılında, Birleşmiş Milletler’de yeni kurulmuş olan Afrika Bloğu Genel Kurul Kararı 1514’ün “Kolonyal Ülkelere ve İnsanlarına Özgürlüğün Verilmesi Beyannamesi”nin geçmesini sağladılar. Adom Getachew’in yazdığı gibi, yabancı hükmünü bir insan hakları ihlali sayan ve kolonyalizmin ivedilikle son bulmasını talep eden bu tarihi karar “modern enternasyonal toplum tarihinde radikal bir kopuşu işaretledi”.

       Afrika ve Asya’daki dekolonizasyon dalgası Afrikalı Amerikalılar tarafından coşkuyla karşılanmıştı, özellikle o zamanlarda ABD’deki sivil haklar hareketinin en öne çıkan liderlerinden biri olan Malcolm X tarafından. Malcolm’a göre, Avrupa imparatorluklarının aşınması, Siyah özgürlük mücadelesinin global doğasını ortaya çıkarmış ve ABD sivil haklar hareketine yeni imkanlar tanıtmıştı. Malcolm ayrıca ABD’yi emperyalizmin ve kapitalizmin son kalesi olarak hedef göstermiş ve ABD’nin askeri, politik ve ekonomik gücü altında ezilen Üçüncü Dünya vatandaşlarıyla dayanışma içinde olduğunu belirtmişti. Buna ek olarak, yeni bağımsızlığını kazanmış Siyah uluslardan Birleşmiş Milletler’de özgürleşmiş seslerini Afrikalı Amerikalılar için yükseltmelerini istemişti.

       Malcolm devrimci mücadeleye ket vurabilecek dar görüşleri, lokal ve ulusal ayrımı, şiddetle reddetmişti. 1964 haziranında, uzun bir Afrika ve Ortadoğu turnesinden sonra, Malcolm yeni kurduğu Pan-Afrika organizasyonu olan Afrikalı Amerikalı Birlik Organizasyonu’nun bir mitinginde konuşmuş ve “Ben Kongo için bir eylem hakkında konuştuğumda, bu eylem Kongo, Mississippi’yi de içine alır.” demiş ve eklemişti: ”Bu ülkede, enternasyonal mücadelenin tamamıyla bağlantılı olmadıkça meyve verecek bir eylem şekli yoktur”.

       Malcolm X’in mesajı çoğu Siyah Amerikalı arasında yankı yapmıştı. 1972 yılında Pan-Afrikanist Owusu Sadaukai, Malcolm’dan ilham alarak ABD’deki ilk Afrika Bağımsızlık Günü kutlamalarını düzenlemişti. 27 Mayıs günü, yaklaşık 30.000 siyah, Portekiz’in Afrika’daki kolonilerini elinde tutabilmek için yaptığı vahşi savaşları ve ABD’nin Afrika’nın güneyindeki kolonyal yönetime verdiği sürekli desteği protesto etmek için Washington D.C.’ye yürümüşlerdi. Aynı gün New Orleans’ta düzenlenen protestodaki bir pankart günün ruhunu yansıtıyordu:

       “New Orleans Toptan Kuyumculuk, aşırı çalıştırılmış ve hak ettiği ücret ödenmemiş Siyah işçiler pahasına Güney Afrika’dan elmas ithal ediyor. Evet düşmanımız aynı bu yüzden bütün ülkede gösteriler düzenleniyor”.

Özgürlük İçin Devam Eden Mücadele

       ABD’deki yasal ırk ayrımının yok edilmesi ve Afrika, Asya ve Karayipler’deki kolonilerin özgürleşmesi enternasyonalist politikanın ve protestonun önemini kanıtlamıştı. Fakat, bu enternasyonalist politikalar en büyük amaçlarını gerçekleştirmekte başarısız olmuşlardı, ki bu amaçların içinde dünyadaki işçilerin materyal koşullarının iyileştirilmesi de vardı.

       Daha eşitlikçi bir enternasyonal düzen oluşturma ve Kuzey ve Güney yarım kürelerin eşit olmayan ticaret ilişkilerin bir çare bulma çabalarına rağmen post-kolonyal ülkeler neo-kolonyalizme mahkûm olmuşlar ve Nkrumah’nın tanımına göre kâğıt üzerinde bağımsız olan devletlerin ekonomik sistemleri, bu nedenle kaçınılmaz olarak yönetimleri de “dışarıdan yönlendirilir” hale gelmişti. 1970’li yıllara gelindiğinde, Güney yarım kürenin ekonomileri için temel gelir kaynağı olan birincil ürünlerin fiyatları hızlı bir düşüşe geçmişti. Birbiri ardına gelen ekonomik krizlerin ortasında, neoliberalizm yükselen bir ideoloji olarak sahaya çıkmıştı ve serbest piyasa kapitalizminin yayılmasını savunan ekonomik politikaları post-kolonyal ülkeler pahasına yaymayı amaçlıyordu.

       Bu yeni krizler karşısında yeni dayanışma biçimleri doğmuştu. 1970’lerin başlarında, anti-kapitalist, anti-emperyalist ve ırkçılık karşıtı inanca ve dile sahip ABD temelli Siyah Gücü hareketi dünyaya yayılmıştı. Örneğin, Hindistan’ın Dalit Panter Hareketi, ilhamını ve ismini en önemli Siyah Gücü organizasyonlarından biri olan Kara Panter Partisi’nden almıştı.

       Belki de hiçbir geç 20.yüzyıl hareketi ırk ayrımı karşıtı hareket (anti-apartheid) kadar başarılı olmamıştı.1980’ler ve erken 1990’lar süresince, İngiliz Anti-Apartheid Hareketi ve Özgür Güney Afrika Hareketi’nin ABD temelli savunma grubu TransAfrika, eski enternasyonal, anti-apartheid hareketlerini geliştirmişti. Yüzlerce ve binlerce insanı sürdürdükleri gösterilerle ve baskı kampanyalarıyla harekete geçirip hükümetleri, şirketleri ve tüketicileri Güney Afrika’ya yaptırım uygulamaya, boykot etmeye ve uzaklaşmaya zorladılar. 1994’te yapılan baskılar Siyah Güney Afrikalıların direnişleriyle birleşince ülke özgür seçimlere gitti ve Güney Afrika’da çoğunluğun yönetimi sağlandı.

       TransAfrika ve Ulusal Birleşik Siyah Cephe gibi organizasyonlar ile enternasyonal aktivizm canlı kaldıysa da karşılaşılan sorunlar gittikçe büyüdü ve katlandı. Soğuk Savaş boyunca, ABD Latin Amerika, Asya ve Afrika’daki ordu müdahalelerini ve temsili savaşları kullanarak kendi ekonomik ve politik gücünü “gelişmekte olan” ülkeler pahasına, global askeri ayak izini genişleterek kullandı. Sovyetler Birliği 1991’de dağıldığında, ABD ordusunun dünya çapında 40 ülkede yaklaşık 1600 askeri üssü vardı.

       Angela Davis ve Robin D.G Kelley gibi akademisyen aktivistlerin de uzun zamandır emperyal olarak tanımladığı bu yayılmacı projeyi ve pahalı orduyu, sosyal refah programlarının ve kamu sektörü kuruluşlarının -ki Siyah vatandaşların çoğunlukla istihdam edildiği sektör- bütçelerini keserek finanse etti. Bunun sonucunda sivil haklar hareketinde elde edilen kazanımlara rağmen içlerinde Siyah üniversite mezunlarının da olduğu Siyah Amerikalılar, akademisyen Saidiya Hartman’ın “kölelikten sonraki hayat, çarpık hayat şansları, sağlık ve eğitime sınırlı erişim, zamanından önce ölümler, hapsedilme ve fakirleştirilme” diye tanımladığı şartlara mahkumlar. Siyah işsizlik oranı 1968’den beri yükseldi ve şu an orantısız bir şekilde beyaz işsizlik oranından yüksek. Siyah Amerikalıların hapse girme şansı ise aynı şartlardaki beyazlara göre altı kat daha fazla. Ve ABD nüfusunun sadece %13’ünü oluşturmalarına rağmen, polis tarafından öldürülenlerin %30’undan daha fazlasını oluşturuyorlar, ki bu polis ABD’nin Irak ve Afganistan’daki bitmeyen savaşlarından gelen taktikler, teçhizat ve personele sahip.

Tekrar Ana Konuya Gelince

       George Floyd’un katli, Siyahların, Latinlerin ve Yerli toplumların orantısız bir şekilde etkilendiği ve çoğu insanın iletişim için sosyal medyaya dayandığı bir pandemi döneminin ortasında geldi. ABD’nin içinde ve dışında sayısız insan Minneapolis’ten gelen yıkıcı haberi okudu. Çoğu Siyah bir adamın 8 dakika 46 saniye boyunca öldüğünü gösteren bir video izledi. Çok az açıklama gerektiriyor, çeviriye ihtiyaç duymuyor ve anında tanınabiliyordu.

       Sivil haklar hareketi dönemi sonrası ırksal “tasarruf dönemini” yaşayan Siyah Amerikalılara ve kendi ülkelerinde de aynı şiddeti benzer kaynaklardan gören Haitililer için rahatsız edici derecede tanıdık bir görüntüydü. Olay Birleşik Krallık’taki Müslüman toplumunda da yankı uyandırdı, çünkü onlar da kendi anayurtlarının veya atalarına ait ülkelerin “teröre karşı savaş” adı altında yağmalandığını görmüşlerdi ve bu nedenle Floyd’un ailesine içtenlikle “Acınız bizim acımızdır.” diyebildiler.

       Gösterilen öfke ivedilikle geldi, fakat bu izole olmuş bir hareketten fazlası. Siyah Amerikalılara gösterilen global destek Siyah Yaşamlar İçin Hareket’in kuruluşundan, Siyah karşıtı devlet şiddetinin lokal ve ulusal yansımalarına kamunun dikkatini çeken ve bunu yaparken de “patriyarkanın, sömürücü kapitalizmin, militarizmin ve beyaz üstünlüğünün sınır tanımadığını” tekrar teyit eden organizasyonların enternasyonal bir koalisyonu, beş yıl sonra geldi. Hala süregelen bu hareket, Siyah Yaşamlar Önemlidir Toronto’nun kurucularından olan Sandy Hudson gibi Siyah feministler tarafından yönlendirilen, bugünkü gösterilerin tohumlarını ekti, ki ekildiği toprak da enternasyonalistlerin eski kuşakları tarafından verimli hale getirilmişti.

       Bugünün aktivistleri ve müttefikleri tıpkı kendilerinden önce gelenler gibi, ırksal adalet çağrılarını yapısal eşitsizliğin global kritiklerine bağlıyorlar. ABD’deki polis departmanlarının aldığı orantısız bütçeleri ve lokal yasa uygulamalarının militerleşmesini kınıyorlar. Ülke içindeki polis şiddetini ABD militarizminin şiddetine bağlıyorlar. Bütün ülkelerde polis gücünün kamu güvenliğini sağlamak için değil de zenginliği korumak ve sosyo-ekonomik gücü zorlamak amaçlı olduğunu ifşa ediyorlar.

         Enternasyonal aktivizmin uzun tarihinde kendi kısımlarını yazıyorlar. Dünyanın her yerinde protestocular, kendilerinden önce gelenlerin omuzları üstünde, Siyah insanların tam anlamıyla özgürleşmelerinin dünyanın her yerinde ırkçılık, kapitalizm ve her türlü baskı altında zulüm gören insanların da özgürleşmelerine yol açacağını doğrulayarak birlikte duruyorlar. Bugün, “Siyah Yaşamlar Önemlidir” özgürleşme için bir çağrı, Amerika Birleşik Devletleri’nde ve ötesinde.

Byrd, B.R (2020). As BLM Goes Global, It’s Building on Centuries of Black Internationalist

       Struggle. World Politics Review. Derived from

https://www.worldpoliticsreview.com/articles/28964/from-abolitionism-to-the-black-power-movement-to-blm

https://www.worldpoliticsreview.com/articles/28964/from-abolitionism-to-the-black-power-movement-to-blm