Politika’da yalan ve post-hakikat arasındaki fark nedir? Bir filozof açıklıyor

Bu makale, Vittorio Bufacchi’ye ait 24 Ocak 2020 tarihinde yayınlanan “What’s the difference between lies and post-truth in politics? A philosopher explains” başlıklı metnin Anılcan Duymaz tarafından Türkçeleştirilmiş halidir.

Çevirmen Notu: Bu metinde yer alan “post-truth” kavramı “post-hakikat” olarak çevrilmiştir. Yazı boyunca göreceğiniz “gerçek” ve “hakikat” kavramları birbirinin yerini alabilir. Son olarak, bu makaleyi videmusdergi.com ekibine tavsiye ettiği için Dr. Besim Can Zırh’a teşekkürlerimizi sunarız.

           Eğer “Bu makalenin ilk cümlesi yalandır.” yazsaydım bu doğru mu olurdu yoksa bir yalan mı? Eğer bir yalancı yalan söylediğini bildirse de gerçeği söylemiş olur mu? Bu durum felsefe ve mantıkta Yalancı Paradoksu olarak geçer. Yani, yalancı yalancıdır ve eğer yalancı yalan söylüyorsa yalancı hakikati konuşur, o hakikat ise yalancının yalanıdır.

            Yalanlar, modern toplumun DNA’sının bir parçasıdır, gerçi pazarlamasını, piyasasını, propagandasını yapsak da hatta rücu etsek de şimdi onlara daha ağır başlı bir terminolojiyle bakıyoruz. İkinci el araba satan vicdansız satıcıdan kitle imha silahları satan ve yalan söyleyen başbakanlara kadar herkes geçimini yalandan sağlıyor.

           Toplumsal imajı olan politikacılarsa ellerine su dökülemeyecek profesyonel yalancılardır. George Orwell’ın bir zamanlar dediği gibi “Politik dil, yalanları hakiki göstermek ve cinayeti saygın kılmak amacıyla tasarlanmıştır.”

           1967 yılında Hannah Arendt, The New Yorker’da yayınlanan “Truth and Politics” başlıklı makalesinde siyaset ve hakikatin karışmadığına yakınıyordu. Oysa o bile tüm yalanların birbirine denk olmadığını biliyordu. Yalanlar vardı hakikat üzerinde mikro yırtıklar yaratan ve aldatmanın minimal formu olan, yalanlar vardı hakikatin tamamen şeklinin değişmesine sebep olan, başka bir “hakikati” mümkün kılan. Bugünün terminolojisinde Arendt bizi “yalan” ve 2016 yılında Oxford Sözlüğün yılın kelimesi olarak seçtiği “post-hakikat” arasındaki fark için uyaracaktı.

           Bir makalede yazdığım şekilde, yalan ve post-hakikat arasındaki farkı anlamanın bir yolu şudur: yalancı uzay-zaman koordinat sisteminde yeri bulunan gerçekleri reddeder; oysa post-hakikat hakikatin doğasını sorgular. Yalancı, hakikati bilir ancak bize farklı bir anlatı sunarak bizi ikna etmeye çalışır ve çelişkili bir şekilde hakikatin doğasını yüceltir, halbuki post-hakikat gerçeğe dair minicik bir alan bile bırakmaz.

Clinton’a Karşı Trump           

           Yalan ve post-hakikat arasındaki farkı daha açık hale getirmek Bill Clinton ve Donald Trump’ın karşılaştırılmasıyla mümkündür. 1998’in 26 Ocak’ında Beyaz Saray’da basın konferansı veren Clinton şunları söyledi:

“Amerikan halkına bir şey söylemek istiyorum. Sizlerden beni dinlemenizi istiyorum. Bunu bir daha söyleyeceğim: O kadınla, Miss Lewinsky’le, cinsel münasebetim olmadı. Ben, bir kere bile, hiç kimseye katiyen yalan söylemedim.

Bill Clinton
Bill Clinton–“I did not have sexual relations with that woman”

           Mütakiben ortaya çıkan ifşalar, meni lekeli o mavi elbise göz önüne alındığında Clinton’un açıklaması kaygı vericidir. İhtimaldir ki Clinton, Lewinsky ile yaşadığı yakın ilişkinin “cinsel münasebet” olduğunu hesaba katmamıştı, ama ne yazık ki – ki bu durum olmadığına inandırmak için muhteşem bir çaba, olağanüstü bir yaratıcılık gerekir – Clinton ahtına karşılık hakikati sakladığı gerçesiyle yargınacak ve beraat edecekti.

Hakikati Tamamıyla Devirmek

           Clinton yalan söyledi ve bu mazur görülecek bir şey değildi. Bununla beraber Trump’ın hakikat ile olan ilişkisi daha rahatsız edici ve tehlikeliydi. Washington Post, The New York Times ve CNN de dahil olmak üzere ana akım haber kuruluşlarına yönelik “yalan haber” suçlamalarındaki devamlılığı Trump’ın uzun süredir hakikati küçümsediğini gösteriyor. Clinton’dan farklı olarak Trump yalnız spesifik gerçekleri reddetmiyor, onun yerine hakikat hakkında konuşma yapabilmeyi sağlayan teorik altyapıyı da baltalamaya kararlı görünüyordu.

           Trump’ın tavrı ve kendisine yöneltilen görevden alma iddialarına karşı aldığı hal, post-hakikat’in nevi karakteristik bir örneğidir. Stratejisi, suçlamaları “zırva” ve “cadı-avı” olarak reddederek objektif gerçeklerin kamuoyunu daha az etkilediği, belli olayları mantık çerçevesine oturtmak için gerekli olan teorik altyapının küçümsendiği, bilimsel gerçeğin meşruiyetini kaybettiği bir atmosfer oluşturmaktır.

            Bu, yalan ile post-hakikat arasındaki farktır. Bir yalan, hakikati devirir, post-hakikat ise hakikatin özünü bozar. Trump’ın gerçeğe hınç duyması, “Gerçek görecelidir.” diyen avukatlarından birinde, Rudy Guiliani’de, görülür. Guiliani, Rusya soruşturması kapsamında şahsi Avukat Robert Mueller’in Trump ile röportaj talebi üzerine NBC News’te konuşur. Orada, Trump’ın kendi kendini yalanlayabileceğine belirtir zira “Hakikat gerçek değildir.”.

           Post-hakikat bulanık bir kavramdır ama bir yalanla karıştırılmamalıdır. O, demokrasimizin temel dokusu için fazlasıyla aldatıcı ve tehlikelidir. Post-hakikat’in başındaki “Post” ön-eki spesifik bir fikrin artık tedavülden kalktığına tekabül eder ve bu yüzden de kolaylıkla ıskartaya atılabilir. Post-hakikat, modası geçmiş gerçeğin artık elzem olmadığına olan inançtır.

            Yalan söyleyen politikacılarla başa çıkabiliriz halbuki onların hakikati gayrı-meşrulaştırmasına izin verme riskini alamayız.

Editör: Tuğçe Bayır

Anılcan Duymaz
Orta Doğu Teknik Üniversitesi 3. sınıf sosyoloji öğrencisi. Genellikle siyaset bilim ve istatistik alanlarıyla ilgilidir. Müzik dinleyicisi, futbol seyircisi ve kedi-sever.