Notice: WP_Scripts::localize hatalı çağırıldı. $l10n parametresi bir dizi olmalıdır. Komut dosyalarına rastgele verileri iletmek için bunun yerine wp_add_inline_script() işlevini kullanın. Daha fazla bilgi için lütfen WordPress hata ayıklama adresine bakın. (Bu mesaj 5.7.0 sürümünde eklendi.) in /home/videmusd/public_html/wp-includes/functions.php on line 5775

Find Us on Socials

Madame Sand

Bu yazı İhsan Bilgin, Tuğçe Bayır ve Zeynep Bedir tarafından düzenlenmiştir.

Alabildiğine romantik, kelimenin ham anlamıyla devrimci ve iliklerine kadar aşık bir kadından bahsetmek istiyorum. Mevzu bahis bedeni popülaritenin isiyle kirlenmemiş, sadece sevenlerine mahrem kalmış, o yüzden belki de ilk kez duyacaksınız onu. Toplumun ona yüklediği adıyla Amantine Lucile Aurore Dupin, bizlerin aşina olduğu ismiyle George Sand. Kadınların, kendi adlarıyla yazmaya ve yayınlatmaya hakkının olmadığı zamanlarda kendine o dönemki sevgilisi George Sanders’in adından esinlendiği bu ismi yakıştırmış. Dönemlik sevgilisi ifadesini itinayla seçtim zira George Sand, romantik ilişkiler konusunda çağlar aşan bir cesarete sahip. Nitekim Cemil Meriç tarafından alüfte-i cihan olarak sıfatlandırılmıştır. Meriç’i köşesine bırakıp hikâyeye kronolojik olarak devam edersek George Sand kocasını terk etmiş ve boşanmadan başka insanlarla birlikte olmuş bir kadındır. Bu geleneksel Avrupa zihniyeti için dahi çok cüretkâr bir yaşantıdır, bu nedenle toplum tarafından sık sık eleştirilmiş, yerilmiş, parmakla gösterilmiş, biraz da itilmiştir. “Kadın başına” yazması zaten muazzam bir başkaldırıdır.

George Sand (19. yüzyıl)

Erilin tekelinde olan edebiyat meclislerine katılmak için ve kadınların anlamaz diye menedildiği operaları izlemek için erkek kıyafetleri giymeye başlar. Bir noktadan sonra üstün sınıfın getirileri başını döndürmüş olacak ki günlük hayatına bu şekilde devam eder. Edebiyat meclislerini de detaylandırmadan geçmek yakışmaz, zira 19. yüzyıl Paris’inden bahsediyoruz. George Sand, Victor Hugo ile aşık atışmış bu meclislerde ve Gustave Flaubert ile üslup yarıştırmış. Honore de Balzac ufaktan Sand’e yanıkmış diye anlatıyor köşesine terk ettiğimiz Meriç. Öte yanda “kurtarıcım” diye adlandırdığı Gaston Leroux söz konusu. Bu edebiyat meclislerinden geçen, Sand’in kalbinde deli rüzgarlar estiren Alfred de Musset’i böyle virgüllerle sıralamak istemiyorum zira o bambaşka bir ezgi…

Eril moda zevkini yaratmakla kalmaz George Sand’in isyankâr ruhu, toplum içerisinde “kadın başına” sigara da içer. Amerika’da alenen sigara içmeleri devrim diye nitelendirilen hemcinslerinden 100 sene önce başkaldırır düzenin sert köşelerine. Sadece Paris’te aynı sokakları yürüdüğü, aynı konu etrafına oturduğu sanatçılarla kalmaz George Sand’in ihtişamı. Fyodor Mikhailovich Dostoevsky onda Rus gücü bulmuştur. Ivan Sergeyevich Turgenyev onu tanıdığı kutsal kadınlardan biri olarak nitelendirmiştir.

Ve Alfred

Alfred de Musset’le yaşadığı şaibeli ve inişli çıkışlı hikayesine gelelim. Alfred, döneminin edebiyat zümresinde gururla yer bulmuş başarısız bir tiyatro yazarı. İlk oyunları sahnede çuvallayınca eserlerini tiyatro salonunda izleyen seyircilerden ziyade evindeki divandan izleyen okuyuculara sunacak bir üslup yaratır. Okunması amaçlanan tiyatrolar yazar. Ne bir hikayedir ne de kelimenin tam anlamıyla tiyatrodur eserleri. Sosyetenin haylaz çocuğunun yazar olmak hakkında da kafasında şişirdiği kalıplar vardır. Bir yazarın acı çekmesi gerektiğine inanır. Bir yazarın sürünmesi ve böylece hayatı anlaması gerektiğini düşünür.

George Sand’le yaşadıkları tutkulu ilişkiye aralarındaki yaş farkı, Sand’in kötü kadın olması gibi nedenlerle Alfred’in ailesi karşı çıkar. Ama tutkuları onları tutup Venedik’te balayına kaçırır. Paris’te başlayan aşkı Venedik’te yaşamak cümlesinin romantikliğinde gelin boğulalım! Ancak beklendiği gibi olmaz bu peri masalı… Alfred, Sand’i tekrarlayan bir döngüyle aldatır. Sand, tatilin ilerleyen günlerinde hastalanan Alfred’in doktoruna sevdalanır. El ele geldikleri bu geziden evlerine ayrı ayrı dönerler. Bir süre başka aşkların kollarında dans ettikten sonra yine kalpleri birbirlerinin avuçlarına düşer. Bu defa aşklarını Paris’te yaşarlar. Ancak elleri yine ayrılır. İkili bir daha asla görüşmez, nedenleriyle alakalı ise pek çok iddia söz konusu. Ancak taraflar bir açıklama yapmamış. Sand’in yazdığı aşk mektuplarını, anneciğinin Alfred’den gizlemiş olabileceği de bu komplo teorilerinden sadece birisi.

Ayrılık döneminde Alfred oturup bu tutkunun romanını yazar: Bir Zamane Çocuğunun İtirafları. Affınıza mağruren hikayemi anlatmaya ara verip samimi bir itirafa kapı açıyorum. Ben bu kitabı okuyana kadar erkeklerin naif ve işlemeli duygularının olmadığını düşünürdüm. Tabii ki kelimenin en avam manasıyla duyguları vardı; sevgi gibi, pişmanlık gibi, hüzün gibi, ancak narin duyguların kıvrımlarından yabancı kaldıklarına inanırdım. Cahillik! Ben Alfred’in bu hikayesinde bir erkeğin duygu dünyasının nasıl nakışlı olabileceğini gördüm, hayret ettim. Zira Alfred öyle naif bir adam değildir, hoyratlığın köşelerini sevip bunları takip etmiştir. Hayatının aşkını, hayat kadınlarıyla aldatmıştır. Bunca kaba saba görüşüne, nasırlı fikirlerine rağmen kuş kalbinin nasıl çırpındığını görmek beni büyülemiştir. Neyse efendim, Alfred daha genç sayılabilecek bir yaşta vefat eder. Sand onun ölümünden sonra bir de kendi penceresinden kaleme alır bu aşkı; Therese ve Laurent. Şahsi görüşlerimin vizelerinin kalktığı bu paragrafta şunu da eklemek istiyorum ki Alfred’in anlattıkları bence daha şiirseldir. Sand’in hikayesinde o cüret yoktur, aşktan alev alev tutuşmuş sayfalar yoktur, zira sanıyorum ki ölmüş sevgilisinin ardından saygısını korumak istemiştir. Tabi bu kıyaslamalar farklı çevirmenlerin pervazlarında okunmuştur, bilimsellikten epey uzaktayım, beni burada bırakıp gidin.

Ve Frédéric

Edebiyat dünyasını kasıp kavuran Sand, kalbini sonraları bir piyaniste kaptırır. Naif ve narin ruha sahip Polonyalı bir piyaniste: Frédéric Chopin. Sand’in o erille didişen, bir erkek gibi yaşama çabasının yanında Chopin, döneminin tabiriyle kadın ruhuna sahiptir. Chopin, toplumun çizdiği ahlak kurallarını ağır başlılıkla takip eden, saygıdan asla ödün vermeyen bir beyefendidir. Sand, açık açık evliliğe karşı çıkan ve toplumun yaptırımlarıyla dalga geçen bir uçarı. Chopin’in saygı duyduğu aristokrasiye, Sand’in alerjisi vardır. Nihai olarak Sand aşkından yanıp tutuşur, Chopin’e samimi duygularını açar: Erdemlerim ve asil özelliklerim yok sadece aşığım! İlişkilerinin büyüleyici evreni, Chopin’in pek çok eserine esin kaynağı olmuştur. Chopin bestelerini ilk Sand’e dinletmiş, eleştirilerini almıştır. Pek çok diğer aşığının aksine Chopin, Sand’in evlatlarıyla da yakından ilgilenmiş, onlara piyano dersleri vermiştir.

George Sand ve Frédéric Chopin (1838, Eugène Delacroix)

Frédéric Chopin, zaten çok kırılgan bir ruha sahiptir. Parmaklarının piyano tuşlarındaki dansından bu naif ruhu görmeyen yoktur sanıyorum. Ülkesinden kovulmuş ve bir daha geri dönememiştir. Böyle zarif bir adamın memleket hasreti üzerine bir de Sand tarafından terk edilmenin acısı eklenir. Ruhunun, parmaklarının ve kalbinin güzelliği incecik bir hastalıktan mustariptir ve Chopin gerçekten genç bir yaşta hayatını kaybeder.

Hikayesi olan bir kadın George Sand, yazdıklarından çok daha fazlasını yaşamış olan. Yazdıklarıysa öyle kutsanmış ki sadece Fransızca bilenlerin zevkine sunulmuş denilebilecek kadar az çevirisi mevcuttur. Bizden, anamızın ak sütü Türkçemizden bahsetmiyorum. Sand’in çoğu eserinin İngilizce çevirisini dahi bulmak mümkün değil. Onun cümlelerini en azından anlayabildiğim bir dilden okumak aşkına düştüğümde tokat gibi çarpmıştı bu gerçek yüzüme. Ya artık bir millete bağlı olmayan İngiliz dili okurlarının umurunda değildi Sand ya da onu okuyanlar sadece Fransızca bilen entelektüel kesimdi. Sosyolojik tespit olayını da Meriç’e bırakıyorum, ben sadece George Sand okumak istiyorum!

Türkçede ise durum şu şekilde; MEB’in Devlet Kitapları başlıklı çeviri serisinde, 60’lı senelerden kalma geniş bir koleksiyon var ama bu yaşlı kitapları bulabilene aşk olsun. Haricinde güncel yayın evlerinden iki üç kitaba daha ulaşabilirsiniz. İşte bu hatunun dilimizde girebileceği hane bu kadarcık.

Ve Birkaç İngiliz

Virgüllerle eleştirmek asla benim üstüme vazife değilken zihnimin etik kurallarını yok sayarak kurcaladığı bir durum da söz konusu. Sand’e ulaşmak için kelimenin absürt anlamıyla kan ve ter dökmek gerekirken Austen okumak isteyen herhangi birisi binlerce farklı yayınevine ulaşabilir ve hatta kapaklarına göre kitap seçme sığlığına düşebilir. Bu iki hanım ablamı yarıştırmak değil amacım, ancak acı bir gerçeği göstermeden gidemem buradan. Jane Austen alabildiğine popülaritenin avuçlarındadır. Fotoğrafının basıldığı defterler, kalemler ve hatta kupalar söz konusu ki bu popülerliğin en adi noktasıdır. Hadi utanmadan uyarı filmlerin de izlenmesine de cevaz verelim zira her on senede bir güncellenen filmlere ek mini diziler de kitaplarının hikayesini çekip çekiştirmiştir. Hatta hadsizlikle yapılan fantastik uyarlamalar da mevcuttur ki bunların birer hakaret olduğuna inandığımdan burada isimlerini anmayacağım. İşte Jane bu kadar popüler, ulaşması basit, bir satır okumadan hikayesini öğrenmek çok kolay. Ancak George bir fildişi kulenin tepesinde. Buraya kadar bariz gerçekleri hudutsuz yorumlarımla sundum, şimdi çirkinleşip haddim olmayan dehlizlere açılacağım, cesaretiniz varsa.

Jane’in hikayesi şöyledir: Sevdiği beyle işler istediği gibi gitmemiş; ah vah tüh. O da yazdığı bütün romanlarda pencere pervazlarında koca bekleyen eğitimli falan kızların elbet hak ettikleri adama kavuşup onun soyadı boyunduruğunda mutluluk içinde yaşayacağını öğütlemiştir. George, o koca adaylarıyla aynı masada oturmuş, onlarla kavga etmiş, onların kurallarını yıkmıştır. Jane’in Emma’sını alın bir tarafa, ideal erkeğinin kaslı kollarında mutlulukla uyuyan bir kadın. Bir de George’un Consuelo’su gelsin sahneye; bir birey olan, kendi parasını kazanan, bir eşe ya da sevgiliye bağımlı olmadan yaşayan diğer kadın.

Jane, mutluluğu iyi bir evlilikte arama hipnozuna düşmüştür; George ise ideolojisini yaşayan ve devrime yürüyen bir kadındır. Bütün çıplaklığı ve basitliğiyle savundukları fikirler birbirinden böyle farklıyken bizlerin nasıl Jane’i yüceltip George’u sadece üç kişinin tanıdığı bir yabancıya dönüştürdüğünü anlayamıyorum. Bayılıyoruz ya kendimize idol seçmeye, George gibi bir hatun söz konusuyken nasıl Jane gibi bir kız çocuğunun peşine düştüğümüzü anlamıyorum. Coğrafyaya kabaca Avrupa tek ülkedir dersek hala dilleri farklı. Ederinden fazla Meriç’in etkisinde kalsaydım Fransızcanın entelektüel aydın dili olduğunu ve malum kulede kilitli kaldığını savunabilirdim. Ancak insaf ederseniz cahili için her iki dilin de erişilebilirliği eşit düzeyde. Ait oldukları milletlerin kibirlerini zaten kıyaslayamam, o yola da hiç girmeyelim.

Konuyla alakalı olarak azarlamak istediğim bir İngiliz daha mevcut; Virginia Woolf. Kendisinin aşırı sıkıcı romanlar yazmaktan başka ne halt ettiğini şöyle açıklayayım: Kendine Ait Bir Oda isimli harikulade bir kitap yazmıştır. Edebiyat dünyasında yer isteyen kadınların, erkekler gibi yazmaları için kendilerine ait odaları olmalıdır demiştir ki bu fikri omuzlar üstünde taşımamak mümkün değil. Bir başucu kitabı, muazzam bir yol rehberi; onu eleştirmiyorum zaten. Eril dünyada başını dimdik tutan kadın yazarlardan bahsettiği bu eserinde, tam olarak eril dünyada başını dimdik tutan George Sand’in adı bir kere bakın sadece bir kere geçer. Eserlerini bir erkek adına sığınarak yayınlayan kadınlar cümlesinin örneklerinden birisi olarak şöylece sıkıştırır Sand’in adını virgüllerin arasına. Ki tekrarlıyorum, tema erkeklerin tekelindeki edebiyat aleminde yazmak!

Meriç’i keşke köşesine terk etmeseydik ya da ben sosyolojik teorilere zır cahil olmasaydım. Zira bu ünlemleri ve soru işaretlerini anlayamıyorum. Biz okurların hiç değilse edebiyatta taleplerimizle yaratım sürecini kamçıladığımıza inanmıyorum, çok satanlar raflarında nedenini görebilirsiniz. Yani toplanalım George Sand diye bağıralım, vücutlarımıza George Sand yazalım, bir çözüm falan değil! Benim kendi kürsümden söylemek istediğim ve hayli emin olduğum tek şey şudur ki kızlarım kendinize bir deniz feneri seçecekseniz bunun kocişini pencerede bekleyen Emma mı olmasını istersiniz, yoksa kurallar deviren ülkeler aşan Consuelo mu?

Kıyaslama yapılan şey en bariz karşılaştırma unsuru olan evlilik müessesi değildir. Gün gibi ortada ki Jane evliliği ne kadar desteklerse George o kadar karşıdır. Ben George’u anlatmaya çalışırken “Üç deyince evliliği reddedelim” görüşünü sunmuyorum. “Haydi kızlar frak giyelim.” gibi bir galeyanda da değilim. Zaten George’un yaşantısı ve görüşlerinin çoğu benim şahsiyetime teğet bile geçmez. Hayranlıkla izlediğim George Sand’in öyküsünden damıtmak istediğim mesaj şudur ki bir kadının kendi kimliğini yaratması evlenip bir erkeğin kolları altına girmesinden çok daha önemlidir.

Kaynakça

Austen, Jane. “Emma”. Çev. Nihal Yeğinobalı. Can Yayınları

Büke, Aydın. “Chopin/Tuşlara Adanmış Bir Yaşam”. Can Yayınları

de Musset, Alfred. “Bir Zamane Çocuğunun itirafları”. Çev. Kenan Sarıalioğlu. Islık Yayınları.

de Musset, Alfred. “Şamdancı”. Çev. Bedrettin Tuncel & Sabahattin Eyüboğlu. İş Bankası Kültür Yayınları.

Meriç, Cemil. “Bu Ülke”. İletişim Yayınları.

Sand, George. “Consuelo I, II, III, IV”. Çev. Nebi Otman. MEB Devlet Kitapları.

Sand, George. “Lavinia”. Çev. Neslişah Başaran. Helikopter Yayınları.

Sand, George. “Therese ve Laurent”. Çev. Volkan Yalçıntoklu. İş Bankası Kültür Yayınları.

Woolf, Virginia. “Kendine Ait Bir Oda”. Çev. Suğra Öncü. İletişim Yayınları.